Kendi masallarımıza dönmek

Günlük gazetelerde böyle konulardan söz edilmez. Zengin bir masal geleneğimiz olduğu malûmdur. Masalın çocuk zihninin gelişmesinde önemli yeri vardır.

Biz geleneğimize savaş açmış bir ülkeyiz. Büyük bir şiir geleneğimiz var, edebiyat geleneğimiz var, mûsıkî mirasımız var, köklü sanatlarımız var. Peki bizim bu büyük mirasımızla ilişkimiz nasıldır?

Biz bu mirası “resmen” reddetmişizdir! Hatta yasaklamışızdır.

Bütün dünyada maarif (eğitim-öğretim) milletin dilini, edebiyatını, mûsıkîsini, sanatını öğrenmek ve geliştirmek üzerine kurulur. Tabiî bu başka milletlerin dil, edebiyat, müzik, sanat bilgilerinden haberdar olmamak anlamına gelmez. Öncelik kendini bilmeye verilir: Kendini iyi bilmeyen, kendi dışındakini de doğru bilemez.

İşte bu işin başı, masaldır, türküdür, şarkıdır. Çocuklarımız ilk okula başladıklarında masallarımızla, türkülerimizle, şarkılarımızla günlerini geçirmelidir. İlk öğretim küçük zihinlere lüzumlu lüzumsuz bilgiler yığmak değildir. Muhayyileyi, hayâl gücünü geliştirmek ve genişletmektir.

Bizim masalımızla, efsanemizle, destanımızla, türkülerimizle, tekerlememizle hatta kelimelerimizle hemhal olmayan küçük zihinler, sonraki safhalarda da yüzlerce yıllık edebiyatımızın, dilimizin bize ait olmadığını öğrenerek yetiştirilirler.

Çocuklarımız, Batı masalları başta olmak üzere dünya masallarını bilirler, çünkü piyasa ona göre kurulmuştur. Masallar bir tarafa, çizgi film sanayiinin tipleri ile yatıp kalkarlar. Kendi masallarından bîhaber büyüyenler, daha sonra millî varlığımıza ait ne varsa red ve inkâra yönelirler. İş daha öteye gider: Varlığımızın düşmanı olurlar!

Türkiye, oryantalizmin ilk hedef olarak seçtiği Merkez ülke idi. Türkiye’de oryantalist hedeflere ulaşıldı. Bunu sömürgeciler kendi elleriyle yapmadılar. Türkiye’de onların görüşlerini bilerek veya bilmeyerek tatbik eden unsurlar bu zemini hazırladılar. Türkiye’de kendi masallarımızı bilmek, efsanelerimizden beslenmek, türkülerimizle duygulanmak, edebiyatımızla, sanatlarımızla nefes almak imkânı en asgari seviyeye indirilmiştir.

Bazıları bu toprağın değerlerini anlamıyor, bu değerlerden beslenen insanını, bir sömürgeci kadar bile tanımıyor. Kimi ezana şaşıyor, kimi camiye, kimi oruca, kimi de hâlâ başörtüsüne! Peki, buna karşılık Batı’dan gelen kültürel unsurlar dini kapsama alanı dışında mı bırakıyor? Yani laik bir batı kültürü var mıdır?

Bir toplum başka toplumların değerleriyle, kültürüyle uzun süre yaşıyamaz, yaşatılamaz. Çok ciddi bir kendine dönme, kendi kaynaklarından beslenme hamlesine ihtiyacımız var. Bu bizim için bir rönesans hareketi kadar önemli. Elbette, bunu yaparken dünyanın kültürel verimlerinden, yeni ortaya konulan ürünlerden de uzak kalmayacağız.

Masal meselesine dönersek, Cumhuriyet’in ilk yıllarında masallarımızın ilk ve orta okul türkçe kitaplarına alınarak yeni yetişen nesilleri bu önemli halk mahsullerimizle tanıştırmaya mesafeli durulduğu pek bilinmez. Konu 1-5 mayıs 1939 tarihlerinde Maarif Vekili Hasan Âli Yücel başkanlığında toplanan 1. Türk Neşriyat Kongresinde “Gençlik ve Çocuk Edebiyatı Encümeni” raporunun müzakeresi sırasında gündeme gelmiş ve tartışılmıştır. Raporda, iki yaşından itibaren çocuklara söylenmeye başlayan masalların çocuğun gündelik hayatından alınması; hayvanlar, bitkiler ve bütün tabiat ifadesine ait masalların tercih edilmesi üzerinde duruluyor ve “başka memleketlerde, hayalî masal sahasında çok büyük ve kıymetli yer tutmuş olan peri masallarına yer vermemek muvafık görülebilir.

Ancak bu yaştaki yaratıcı muhayyilenin başka masallarla behemahal beslenmesi lâzımdır” denilmektedir.

Türk masallarının padişah, sultan, şehzadeler etrafında dönen örnekleri zamanın yöneticilerini ürkütmüştür. Sürekli karalanarak unutturulmak istenen bir dönemin böylece çocukların zihninde yaşamaya devam etmesi kuşkusu Avrupa masallarına kucak açılmasına sebep olmuştur. Onlarda da cinler periler var! Her halde şu noktaya varılmış: “Avrupa masalları, ama cinsiz perisiz olanları!” Cumhuriyet pozitivizminin ilk mektep seviyesinde ifadesi bu! Pozitivist mantığa uymayanı yasakla veya sansürle!

Komisyon’un raporu üzerine söz alan o zamanın yazarlarından Nureddin Artam, Avrupa masallarında da şövalyeler ve prensler olduğunu, bunların da olmaması gerektiğini söylüyor. Nurullah Ataç, “Kahramanlar arasında peri cin masalları, sultan masalları bulunmasın, diyoruz, bilmem doğru mudur? Cin peri masallarının insan ruhu üzerinde kötü tesiri yoktur” diyor. Padişahlı, şehzadeli masalların savunmasını da daha sonra Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan halkbilimci Pertev Naili Boratav yapıyor. Bir masalda padişah, sultan geçmesi onlarla ilgili müsbet kanaat uyandırmaz, hatta bazı masallarda padişah zulmüne isyan teması işlenir. Rapor üzerine konuşanlardan, ismini başka bir yerde görmediğimiz Sanober Tanyeri, onları kaldırırsak, yerine kırallar konulacak. “Bunu kaldırınca kuvvet mümessilleri olarak diktatörleri mi koyacağız” sorusunu soruyor...

“Batı Klasikleri”nin neşrinin bu kongre sonrasında başlatıldığını ve büyük bir hızla sürdürüldüğünü biliyoruz. Demek ki, mesele dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyor:

Türkiye’de insan unsuru, hafızası değiştirilerek yabancılaştırıldı.

Milli Eğitim’in “Anadolu masalları”nı bugünün şöhretli isimlerine okutturduğu haber oldu. Aradan seksen yıl geçmiş. Her şey değişmişken, masallarımız durduğu yerde duruyor mu acaba?

YORUMLAR (33)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
33 Yorum